2 Ağustos 2013 Cuma

dream is destiny

uzun zamandan sonra ilk kez taksime yalnız gitmiştim. kulağımda devam eden problem yüzünden müzik dinleyemiyordum ve uğraşacak başka şeyim de olmadığımdan insanları incelemeye başladım. kadınların kıyafetlerini, saç stillerini eleştirmeden, çiftlerin yakışıp yakışmadığına bakmadan, ülkenin sosyolojik gidişatı hakkında düşünmeden... bir kaç saniyeliğine yolumuzun kesiştiği, hayatım boyunca muhtemelen bir daha görmeyeceğim insanlar. bir kaçı yakın bir tarihte hastalanacak, belki ölecek, belki hamile kalacak, yeni bir can getirmeyle ölüm arasında değişen bir denklem olan aşk'ı tadacak insanlar. haftaiçi olduğundan istiklal caddesindeki insan yoğunluğu azdı. karşıdan üç tane gay geliyordu ve sarışın olanı hakikaten hoş bi adamdı. sanırım bana "gaylover" derken haklılar. hoş, bu yine de jack white'ın ville valo'nun ya da petri lindroos'un gay olduğu anlamına gelmez. yakışıklı olduğu için kıskandıklarından ya da daha büyük ihtimalle beni kızdırmak için arkadaşlarımın, bilhassa da sevgilimin son derece mantıksız argümanı o.
son sigaram bitmek üzere ve bu canımı son derece sıkıyor. oysa ne güzel bırakmıştım gezi olayları patlak verene kadar. her neyse.
karşıdan insanlar gelmeye devam ederken, sufilerin aynı elmasın parçaları olduğumuzu, aynılığımızın tanrısallığın parçası olduğu inancıyla malkavian'ların "ayna düşüp parçalansa da temizliğini kaybetmedi" sözünün benzerliğine takıldım. ben artık ne insanlara üstten baktığım için onları benzetiyordum, ne sufiydim ne de malkavian. (en azından hala malkavian değilim)

yaz diyordu içimden bir ses yaz... "neyi yazayım yahu?" dedim. oldukça konuşkan biri olsam da, söz konusu içsel bir şeylerse susmayı tercih ederim ben. o yüzden kafamdan bir türlü atamadığım, konuşurken gözlerine dahi bakamadığım, neredeyse takıntı haline getirdiğim adamı her Allahın günü ve gecesi görmeme rağmen, bir kez olsun anlatmayı denemedim. aklımdan bile geçirmedim. emrah serbes'in dediği gibi susulacak her şeyi sustum ben. eskiden karalardım bir şeyler ve melankolik hislerin parçacıklar halinde dökümü olurdu. bütünleşemez, öyküleşemezdi. can yakmak için de yazardım. ama en çok susardım. aşkta şanslıydım hadi, 1.5 şişe votkanın sonunda kafam omzuna düşmüştü O'nun ve o gün bugündür el eleydik de, her tıkandığımda içemem ya. aylardır 100  promili dahi görmemişimdir zaten. ondan, "sus" dedim "iç ses. sus. en kolayı bu hem de zahmetsiz"

cihangir'de bir kafeye gidecektik. geçen sene kış ayında hafif sayılmayacak bir bunaltıyı atlatmamda az emeği olmayan arkadaşlarla. bir çok problem omuzlarda yük olmayı geçmiş boğazlara boğazlara saldırıyordu. tek çözüm bulunamayacağını bile bile konuşmanın ayrı bir zevki vardır. mazoşistinden hedonistine kadar.

no clear mind çalıyor. gözlerimi kapattığımda buz mavisi içinde kaynaşan sonsuz yeşilliği görüyorum. bana sarılıyor. 10 mayısta bu şarkı çalarken olduğu gibi. ölüm sonrasına daha fazla inanıyorum. dünyaya ait olamaz bu yer. "ölümden korktuğun için" diyor. "önümde 40 sene falan var senle geçirebileceğim, ve ben bununla yetinmek istemiyorum" diye cevap veriyorum. transın kanatlarında, yükseklik korkusundan zevk alarak dibe bakıyorum. ilk kez boylamaktan korkmuyorum. ritm hızlanıyor, daha hızlı kanatlarını çarpıyor. şarkı bitmek üzere. yeniden başlamak üzre. bir sigara daha yüksekliğin major melodilerinde!

amca'da bir şeyler içtikten sonra geçiyoruz kafeye. gerçekten güzel bir yer. portakal suyu da öyle. elimden olmadan saati kontrol edip duruyorum. uzun süredir görmediğim arkadaşlarla o sakin mekanda bulunmak bana iyi gelse de, hem düşünceleri içimden atmam lazım.

ses'e hak vermek istemesem de...

hem de O'nun yanına gitmem lazım. daldığı uykusunda kıpırtıya uyanacağını bildiğim halde sarılmak istiyorum.

ne doğru ne yanlış ne zararlı ne ne ne ne... bazı şarkılar var ki her dinleyişte yeni baştan yorumluyorsun. yeni bir sen. eskiden taşıdıklarına ne kadar güvenirsen. o derece sevebileceğin yeni bir sen. bıraktıklarından ne kadar uzaklaşabilirsen. bir de yabancılaşma var ki, marx'ın yabancılaşma teorisine yakın sayılabilecek. zamanında çok şeyler paylaştıkların, ertesi gün bir yabancı oluyor. görmek dahi istemiyorsun. kan bağın olduklarında daha az, arkadaşlarınla biraz fazla, sevgili olduklarınla çok. eski senle en çok.

eve dönerken aklıma seneler önce bodrumda tanıştığım bir falcı-medyum geliyor. ben de fal bakarım ama inanmam demiştim. bir kaç ay öncesine kadar da bakıyordum ve enteresan bir şekilde hatalı tahminim olmamıştı. her neyse. o kadın da bana yaz demişti. kalemimin güçlü olduğunu, beni rahatlatacak şeyin o olduğunu. %25i tuttu en azından. yüklerimin birazını bırakmış gibi hissediyorum. kimde patlayacağı da beni pek ilgilendirmiyor. ama sigara gibi, ilk kez masaj yaptırmak gibi, neredeyse sevişmek gibi bir kez başlayınca ne kadar ara verirsen ver özleyeceğini, tekrar isteyeceğini fark ettim. ve buradayım.

...ve buradayım

ilk öncesi.

blog yazma işine neden tekrar sardırdığımı sorgulamaya başladım elim klavyeye gittiği anda. tasarımla uğraşmak yeterince can sıkıcıyken ve her zaman olduğu gibi içime sinmemişken bir de beynimde yankılanan sesleri yazıya dökmek... blog'un ismini "perfect insanity" falan koymam gerekirdi- ki başlık fontu seçerken hafiften malkavian durduğunu fark etmedim değil (vampire the masquerade oyuncularına selam!). ilk yazımı yazarken dinleyeceğim şarkı dream is destiny olacağından bu ismi seçtim. (orijinal bir şey bulmaya uğraşacak bir kafa yapısında değilim şu an)
sonuç olarak, nereden ve neden yolun bloguma düştü bilmiyorum ama hoşgeldin. (evet nezaket icabı...)